Geçen akşam Batu Akdeniz konserindeydim.
Benim için süper eğlenceli olduğu kadar hafiften duygusal da bir akşamdı. Çünkü Batu doğuşuna tanıklık ettiğimiz, adım adım bir sanatçı olarak nasıl büyüdüğünü gördüğümüz bir müzisyen. O yüzden salona girerken bile insanın içini çeşit çeşit duygular sarıyor.
Yıllar içinde çok güzel anılar birikti. Bir keresinde yurtdışından bir müzisyen, Amadeus Awad, bizi ziyarete gelmişti. Onunla bir jam session yapabilmek için “Bir vokale ve ritimciye ihtiyacımız var” demiştik. Batu “Ben gelirim” demişti hemen. Canım Darkphase Tolga da (Ergin) “Ben de perküsyon yaparım” deyince efsane leziz bir programa dönüşmüştü. Salonda birkaç kişiydik ama müzik anlamında kocaman bir geceye imza atmıştık. Hâlâ hatırladıkça yüzümde aynı gülümseme belirir.
Pazar akşamı ise daha Batu sahneye çıkmadan önce, salonun tamamen dolduğunu görmek başlı başına bir deneyimdi. Hayranlarının heyecanla bekleyişi, ellerindeki pankartlar, posterler… ve aralarında geçen konuşmalara şahitlik etmek… hepsi kalbimizi yumuşacık yaptı. O an şunu düşündüm: Bir müzisyenin böyle bir sevgiyle karşılanması ne kadar kıymetli. Ve evet, Batu’nun arkadaşı olmaktan gurur duydum.
Sahneye çıktıkları an yer gök inledi. Batu’nun sahne enerjisi gerçekten çok özel. Yıllar içinde pek çok müzisyenle tanışma, röportaj yapma şansım oldu. Sahneye çıkmanın insana verdiği o “rock star” enerjisi çok tanıdık; hatta doğal. Ama bazıları var ki, öyle gösterişli bir enerji olmadan da, sadece varlığıyla “önemli biriyle aynı metrekaredesin” hissini veren sanatçılar. Bu hissi özellikle iki kişide çok net yaşamıştım: Jethro Tull röportajında Ian Anderson’da ve Opeth röportajında Mikael Åkerfeldt’te.
Dün akşam Batu’da tam olarak bunu gördüm. Işıltılı ama abartısız, heybetli ama mütevazı ve mesafesiz. Hayranlarına çok yakın, çok samimi… ama yine de bir yıldız. Böyle bir denge ancak insanın kendi biriktirdiği beşerî sermayesiyle mümkün. Farkındalık üzerine çokça düşünen, yazan ve konuşan biri olarak şunu çok net biliyorum: En zor şey egoyu yönetmek. Bunu başaran, hayatta pek çok şeyi de yoluna koyuyor. Görünen o ki Batu, kariyerine engel olabilecek en büyük taşı şimdiden kaldırıp kenara koymuş.
Bence bundan sonra o salonlar hep dolu olacak. Hatta bir noktada daha büyük salonlara taşınmak kaçınılmaz. Buna inanıyorum. Ve elbette, böyle olmasını tüm kalbimle diliyorum.
Konserden detaylıca bahsetmeye niyetlenmiştim. Hatta yazmaya başlarken “Konser en sevdiğim şarkıyla başladı, ne büyük şans…” diye bir cümle kurmuştum. Sonra vazgeçtim. Spoiler etkisi olmasın, benim yaşadığım deneyimi herkes kendi yaşasın. Bildiğim kadarıyla sıradaki konser Eskişehir’de ve biletler şimdiden tükenmiş durumda.
Batu müziüğe bakışıyla, imza attığı parçalarla hem çok iyi bir müzisyen; hem de sahnede çok iyi bir frontman. Konserde şunu düşündüm: Ne kadar güzel şarkılar yapmış, ne kadar sağlam besteler üretmiş. Çeşitliliğin bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, bir müzisyenin neredeyse tüm şarkılarını ezbere biliyor olmam, benim için mucize gibi bir şey. Fark ettim ki sadece bir parça gözümden kaçmış: Madem.
Muhtemelen dalış eğitmenliği ve farkındalık eğitimlerimin yoğun olduğu bir döneme denk geldi. Çok da harika bir şarkıymış, bu hafta tekrar tekrar dinleyip eskitirim büyük ihtimalle.
Batu’da sözler hep güçlü, hep manalı, parçalar hep melodik. Keyifli gitar partisyonları, efsane sololar… Ne albümlerde ne konserde tek bir “doldurucu” hissi yok. Yeteneğini doğru yerde konumlandırmış bir müzisyeni izlemek, dünyadaki en büyük zevklerden biri.
Batu’nun bir başka büyük şansı da onu gerçekten çok iyi bir grubun desteklemesi.
Davul: Bulut Gör
Bas: Aslan Istepanov
Gitar: Umut Er
Ankara seyircisi olarak şanslıydık ki, sahneye bir de sanatçının birçok eserinde gitarları çalmış Che Mutko da çıktı. En eski parçalarından birini çaldılar… Batu gitarsız vokal yapmanın tadını çıkarırken biz de iki ayrı yetenekten iki ayrı solo dinledik…
Batu da farkında, konser sonrası sohbet ederken ilk cümlelerinden biri şu oldu: “Ben çok şanslıyım.”
Sadece müzik endüstrisinde değil, hayatın her alanında takım olmak zor. Bir grup olarak kalabilmek, birlikte üretmeye devam edebilmek gerçekten zor. Dışarıdan izlerken dağılan, kavga eden gruplara üzülürdük ama yakından bakınca grup olmanın ne kadar emek isteyen bir şey olduğunu daha iyi anladık. Bu bağlılığa, bu sevgiye büyük saygı duyuyorum.
Batu ile Umut’u yanyana görmeyi çok seviyorum. Umut da hiç tartışmasız Türkiye’de şu an en büyük yeteneklerden biri. Henüz fark etmeyenlerin mutlaka yakından takip etmesini öneririm. Özellikle de sık sık paylaştığı YouTube shorts’ları. Çoğumuzun çok sevdiği parçalardan küçük parçalar seslendiriyor.. Burada vokal kapasitesinin ne kadar geniş olduğunu görmek mümkün, farklı türler ve vokal teknikleri arasında rahatlıkla dolaşabiliyor, çok karakteristik de bir tonu var. … Benim için tatlı bir bekleyişe dönüştü : her gün “Acaba sırada ne var?” diye bakıyorum. Sesini bir enstrüman gibi kullanan müzisyeni kim sevmez!
İşte gitarda da böyle, hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmıyor ve sahnede Batu’nun hemen yanında o da devleşiyor. İkisini yan yana izlemek gerçekten çok keyifli.
Bu arada, Batu yıllar içinde hiç boş durmadı. Çok büyük işlere imza attı. Bad Company’nin efsanevi davulcusu Simon Kirke ile bir parça kaydetti. Bir dönem New York’ta yaşadı. Orada neler oldu, neler yaşandı, belki bir gün bir röportajda oturur, uzun uzun dinleriz. Yakalayabilirsek tabii.
Son olarak şunu da araya sıkıştırmak istiyorum: Batu son iki hafta içinde çok güzel bir parça yayınladı. Benim gibi Ankara’da hayatını kurmuş, orada öğrencilik yapmış, orada büyümüş olanlara büyük bir armağan. Esasında bütün ülkeye, hepimize… Ankara’nın Sokaklarında.
Ne kadar güzel bir parça. Konserde seyirci parçayı hep bir ağızdan söylemekle kalmadı, biter bitmez anında yeniden istedi. Batu da bizi güldüren birkaç cümleden sonra parçayı baştan, aynı coşkuyla bir kez daha çaldı. Seyircinin mutluluğu —tabii benim de— salona doldu taştı.
İnsanın yeni bir parçasının bu kadar sevilmesi, ezbere söylenmesi nasıl bir duygudur acaba? Sırf bunu deneyimlemek için üç saniyeliğine bir müzisyenin yerinde olmak isterdim. Hayatım boyunca merak ettiğim bir duygudur bu. Ben ağlardım muhtemelen.
Özetle; hani ertesi sabah uyanıp, “ne eğlendik yahu..bu akşam yine olsa, giderim” dediğiniz konserler vardır ya…
Ya da “İzler izlemez, birkaç kez daha izlerim ben bunu” dediğiniz filmler…
İşte tam olarak öyle bir deneyimdi.
Şimdiden özledim.
Bir daha hangi şehirde denk gelirse, gitmek için sabırsızlanıyorum.
İyi ki varsın Batu Akdeniz. Çok seviliyorsun…
Senem (nam-ı diğer Lady Obscure)























