Specials Türkçe İçerik

Ain’t No Sunshine

Günlerden Cuma bugün. Beyaz yakalının kutsal rahatlama günü. İşi iş yerinde bırakıp evine, sosyal hayatına kendini adadığı gün. Hele bir de gökyüzü aydınlık ve pırıl pırıl bir mavilikte ise değmeyin keyfine.

Bu kısa tarife yaraşır bir Cuma akşamı, Kadıköy sokaklarında kulağımda müziğim ile yürüyüp ulaştım sakin sokağımdaki evime. Sen evdesin biliyorum, yolda gelirken aramış ve bir şey lazım mı diye sormuştum. Şarap al demiştin sen de, kırmızı Merlot.

Elimde siyah poşet ile çaldım zili, otomatiğe basılma zırıltısı eşliğinde binadan içeri girip dairenin bulunduğu kata çıktım adım adım. Bilirsin asansör kullanmayı sevmem. Sıcak gülümsemen ile kapıda bekliyordun. O kadar güzeldin ki. Elimdeki poşeti sana verip girdim içeri. Hemen soyunup dökündüm. Bir an önce iş ile son bağlantım olan kıyafetlerimden kurtulmak istiyordum. Soğuk su ile elimi yüzümü yıkayıp yenilendikten sonra mutfağa yanına gelip omzunun sağında topladığın saçlarının açıkta bıraktığı boynunun sol yanından öptüm seni ve kokunu içime çektim. Gıdıklanırdın sakallarımdan, kikirderdin. Ama bilirdim hoşuna gittiğini.

Yemeğin son hazırlıklarıyla uğraştığın için hemen sofrayı kurma görevini üstlendim. Dolaplardan ve çekmecelerden tek tek alınan tabaklar, çatallar, kaşıklar, kadehler, peçeteler derken soframız bizim için hazırdı. Tek eksiğimiz olan müziği de açtıktan sonra akşamımız resmen başlayabilirdi. Sofrada başlayıp kanepede devam ettiğimiz türlü türlü, önemli önemsiz konu başlıklı sohbetimizden sonra Cuma klasiğimiz olan film izleme seansımıza geçtik. İzlediğimiz filmin bir sahnesinde Bill Withers’ın “Ain’t No Sunshine” şarkısı çaldı. Severim bilirsin. Sen ise çoğu zaman hüzünlü bulursun. Filmin bitmesine yarım saat kala biraz başının ağrıdığını ve uykunun geldiğini söyleyip yatmaya gittin. Seninle gelmemi istercesine değil de sadece gidip yatma arzun geldiği için. Biraz daha takılıp yanına geleceğimi söyledim. 10 dakika kadar daha filme devam ederken gözlerim, ellerim, ruhum seni aradı birden. Ben de her şeyi kapatıp usulca yanına geldim. Çoktan uykuya dalmıştın. Sessizce sokuldum koynuna, hafiften bana doğru yaslandığını hissettim göğsümde. O şekilde deliksiz uyumuşum.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım, bilirsin erkenciyimdir. Kafamı sana çevirdim. Dudakların biraz aralık, yüzün durgun, gözlerin kapalı, gözlerimi kapattığım aynı pozisyonda yatıyordun. Ama bir şey farklıydı, sadece bir seziydi ama farklıydı işte. Alnına düşen saçları tek tek aldım, yumuşacık bir öpücük kondurdum ve buz gibi olduğunu fark ettim. Şaşırdım, korktum, bir yaz sabahı ile bu soğukluğu bağdaştıramadım. Ve hiç yapmadığım bir şeyi yapıp telaşa kapıldım ve seni uyandırmaya çalıştım. Tepki bile vermedin. Her geçen saniye ile şokum büyüdü. Aklımın bir kenarından yüzeye gelmeyi bekleyen gerçeği gücümün üzerinde bir çabayla bastırmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sonrası ise kocaman bir boşluk ve ardından ifadesiz suratlı, tanımadığım birkaç insanın başımda dikilip “kaybınız için üzgünüz” demesi.

O andan itibaren hep karanlık. Aynı Bill Withers’ın şarkısında dediği gibi:

Ain’t no sunshine when she’s gone

Only darkness everyday

Ain’t no sunshine when she’s gone

And this house just ain’t no home.

Artık bu şarkı bana da hüzünlü geliyor sevdiğim.

You Might Also Like

No Comments

    Leave a Reply