Specials Türkçe İçerik

DÜNYA’DA BİR GÜN

12 metrekare bir odada gözümü açtım bu sabah. Duvarları kemik renginde boyanmış, sağ duvarda boylu boyunca 5 kapı bir dolap, sol duvarda 4 sıra raftan oluşan her rafı türlü türlü kitap ile dolu bir kütüphane, kütüphanenin hemen altında bir çalışma masası, masa üzerinde kapağı açık bir laptop ve oda kapısının bulunduğu duvara yaslanmış, başlıksız çift kişilik bir yatak. Karşıma baktığımda gördüğüm ise yerden 1 metre yükseğe kadar inen komple bir cam ve sol tarafında küçük balkona açılan bir balkon kapısı. Her evde olduğu gibi bu evde de eşyalar duvara yaslanmış durumda. Bu götü kollama hali sanırım hepimizin genlerine işlemiş. İlla sırtımızı veya bu durumda eşyalarımızı bir duvara, sağlam bir kör noktaya dayayacağız. Hep düşünmüşümdür ortalık yere koysam n’olurdu yatağımı diye. Nesi garipti, neyi olmamıştı bunun? Tam bu soruyu düşünürken yanımda bir kıpırdanma hissediyor ve o yana doğru istemsizce dönüyorum. Göbek deliğinden 5 santim aşağısından başlayarak bacaklarını örten yorganın altında yatan, ince belli diri göğüslü, sağ göğsünün üzerinde bir doğum lekesi bulunan, iki omzunda ten renginin yerini almış kocaman dövmeleriyle yüzükoyun yatan kızıl saçlı bir kadın. Kadının üstünün çıplak oluşu ile birden bir ürperti geliyor ve görüyorum ki benim de üstüm çıplak. Bu demek oluyor ki dün gece bu kadınla sevişmişim. İsmi neydi acaba? Hatırlayamıyorum. Hatta tam o anda farkına varıyorum ki burası benim evim bile değil. Kimin evi acaba? Tekrar kadına dönüyorum, dün gece olan biteni düşünmeye zorluyorum kendimi. Ama Peyk’in şarkısında dediği gibi ‘Kocaman Sıfır’.

Usulca doğruluyorum yatakta, ayaklarımı yatağın kenarından aşağı sarkıtıyorum ve bir kıyafet tepeciğine takılıyor tabanım, parmaklarım. Eğilip içinden bana ait olan pantolonu, t-shirt’ü ve donu alıyorum, yavaşça giyiyorum. Kızılda hareketlenme yok, bu iyi. Giyinip kimseye bir şey demeden çıkıp gidebileceğim anlamına geliyor. Nerede ve kiminle olduğumu bilmediğim, hatırlayamadığım sabahlarda böyle erkenden çıkıp gidebilme özgürlüğüm olsun isterim. Zorlama diyaloglara katlanamıyorum. O değil de umarım Kadıköy’deyimdir, dolmuş veya otobüsle uğraşacak kafada değilim. Daire kapısına doğru sessiz adımlarla ilerliyorum. Yüzümü bile yıkamaya niyetim yok, sadece çıkıp temiz havaya kavuşmak istiyorum bir an önce. Kapı kilitli, birimiz akıl edebilmiş. Acaba hangimiz? Neyse ki anahtar üzerinde duruyor, anahtarı saat yönünde çevirip kilidin açıldığına dair ses geldikten sonra kapıyı açıp ayakkabılarımı ayaklarıma geçirip çıkıyorum. Sokağa adımımı atar atmaz sağıma doğru bakıyor ve mutlu oluyorum. Moda Migros tabelası, bu sabah gördüğüm en keyif verici simge oluyor. Elimi cebime atıyorum, sigara paketine değiyor parmaklarım. Bir dal sigara yakıyor, keyifle dumanını içime çekiyorum. İyi geliyor. Sokağı adımlamaya başlıyorum hedefsiz, amaçsız. Farkında olmadan Moda sahil istikametinde yürüyorum. Yol sırasınca burnuma gelen türlü türlü kokulardan bir tek pastaneden gelenler beni içeri çağırabiliyor. Giriyor, bir adet pastane simidi ve ayran alıyorum. Yürümeye devam. Pastaneye girmeden önce yaktığım sigara bitmişti ama ben doymamıştım, o yüzden bir sigara daha yakıyorum çıkınca. Gırtlağımda bıraktığı kaşıntı ve vücudumu saran gevşeme hissi tam kıvamında. Sigaradan son nefesi aldığımda Ali Usta Dondurmacısının önündeyim. İzmariti yere fırlatırken çataldan sağa doğru devam ediyorum. Çay bahçeleri ve çocuk parkının oradan geçip Moda Deniz Kulübünün oraya geliyorum. Şansıma bu saatte banklardan en sevdiğim olanı boşta. Oturuyorum, simidim ve ayranım ile karnımı doyuruyorum. Karşımdaki manzaraya dalıyorum. Bir tarafta sonu olmayan deniz görüntüsü, diğer tarafta Kalamış sahili ve Fenerbahçe marina görüntüleri. Dalıp gidiyorum.

               Telefonun titremesiyle kendime geliyorum. Arayan ev arkadaşım Burak, nerede olduğumu soruyor. Sahil tarafında olduğumu, birazdan eve uğrayacağımı söylüyorum. Kapatıyoruz. Eve gidip serin bir duş alıp kendime gelme isteğiyle kalkıyorum oturduğum yerden. Ev yakın, 10 dakika içinde varıyorum. Doğruca kendimi duşa atıyorum, üzerimdeki kıyafetleri çamaşır makinesine fırlatıyor ve soğuk suyun altına giriyorum. Yenilendiğimi hisseder gibiyim. Soğuk suyla duş aldığım için aynada herhangi bir buğulanma yok. Kendimi gözlemliyorum, kirli sakalım, kemikli yüzüm ve dağınık saçlarım ile fena durmuyorum. Bugüne de hazır olduğuma dair kendimi ikna ettikten sonra çıkıyorum banyodan. Burak kendine Türk kahvesi yapmak üzere, benim çıktığımı görünce isteyip istemediğimi soruyor. Yap diyorum, iyi gelir. Lacivert, pamuklu bornozumla salona geçiyorum. Burak kahveleri getiriyor, karşılıklı içiyoruz. Bir sigara daha yakıyorum. Bugün Cumartesi diye akşam için beraber plan yapıyoruz. Plan da şu: Karga’ya gidip spontane takılmak. Her zamanki gibi.

Kahveler bittikten sonra Burak, ‘Hadi görüşürüz, ben çıkıyorum.’ deyip gidiyor. Kendime kütüphaneden bir kitap alıp kanepeye uzanıyorum. Rastgele bir sayfa açıyorum, birkaç sayfaya şöyle göz ucuyla bakıyorum. Derken altını çizdiğim bir kısma denk geliyorum: “Denizden yeni çıkmıştı. Havlu kullanmadı. Alev gibi kızıl saç tellerinden damlayan her bir su damlası boynundan süzülerek göğüslerine doğru hareket ediyordu. Bikinisinin üst kısmını avuçlarının arasına aldı, göğüslerini sıktı. Su damlacıkları bir bütün halinde göğsünün uçurumundan kızgın kumlara doğru düştü. Hipnotize olmuş gibiydim, bu kadını seyretmeyi bırakamayan bir sapıktım adeta.” Algıda seçicilik miydi bilmiyorum ama kızıl saç tasviri aklıma bu sabah yatakta bırakıp evinden çıktığım kadın getirdi. İsmini hala hatırlayamıyorum. Uyanmış mıdır acaba merak ediyorum. Kitaba odaklanmaya çalışıyorum ama olmuyor. Saatime bakıyorum öğlen 3 olmuş. Bir şeyler yemek için ben de dışarı çıkıyorum. Yılların vazgeçilmez ara öğünü olan Zamazingo sandviç yemek için Petek Büfe’ye doğru gidiyorum. Murat abi ile selamlaşıyoruz. ‘Her zamankinde mi abi?’ diyor. ‘Her zamankinden’ diyorum. 5 dakika içinde 2 adet zamanzingo sandviç, yanında da ilave ketçap, mayonez ve barbekü sos geliyor. İkisini de soslara bulayarak hunharca yiyorum. Farkında değilmişim ama kurt gibi acıkmışım. Üzerine Murat abi çay ikram ediyor, yediklerimin üzerine afiyetle içiyorum. Gelen geçeni izliyorum, saçları kızıla çalan bir kadın geçiyor. Yine aklıma o geliyor. Bu kadar uyaran sonunda bir gidip bakayım hala evinde mi diyorum. Hesabı ödeyip kalkıyorum.

Petek büfeden yokuş aşağı yavaş adımlarla iniyorum, Fil’in olduğu sokaktan sola dönüp dümdüz devam ediyorum. Moda Migros’a doğru gelirken gözüme mavi kırmızı polis çakarları çarpmaya başlıyor önce. Gene volta atıyorlar sokaklarda diyorum. Biraz daha ilerledikçe kalabalık insan güruhunun bir noktaya odaklanmış baktığını görüyorum. Yaklaştıkça görüyorum O’nun evinin yönüne bakıyor herkes. Adımlarım çekimserleşiyor, ama devam ediyorum. Evinin sokağına geldiğimde 2 tane polis arabasının binanın önünde park etmiş olduğunu görüyorum. Bir adet de ambulans duruyor. Polis arabasının yanında genç bir kadın ağlaya ağlaya ifade vermeye çalışıyor. Yüzünde kocaman bir şok ifadesi. Gördüğüm resmi anlamlandırmaya çalışıyorum ama oturtamıyorum. İyice yaklaşıyor ve ambulansa neredeyse değecek kadar yanaşıyorum. Uğultu halinde yükselen seslerden zar zor birkaç kelimeyi duyar gibi oluyorum. “Tecavüz”, “cinayet”, “katil”, “gencecik kız”. Derken iki kişinin yüklendiği bir sedye çıkıyor apartmanın kapısından. Siyah bir ceset torbası, fermuarı son bir teşhis için açık bırakılmış. Tek görebildiğim torbadan dışarı saçılan kızıl saçlar. Olduğum yerde yığılıyorum. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum ama en ufak bir ses çıkmıyor. Her şey boğazımda düğümleniyor, gözlerim kararıyor.

İsmi Simge. 25 yaşında. Kimya bölümü mezunu. Oyunculuk yapıyor. Kirada oturuyor. Blues müzik dinlemeyi seviyor. Ara ara resim yapıyor. Önümüzdeki hafta Cuma akşamı oyunu var. İzmir’li ama boyoz sevmiyor. Seyahat etmeyi seviyor. Kampçı. En çok gitmek istediği rotalardan biri Norveç’teki Flam treni yolculuğu. Tam bir adrenalin tutkunu. Yamaç paraşütü, serbest atlayış, bungee-jumping hepsini yapmış. Poker oynamayı seviyor. Ara ara arkadaşlarıyla kumar masası kuruyorlar. Bira içmeyi seviyor. Geceyi Guinness ile sonlandırmak onun rutini. Vücudunda tam olarak 7 tane dövme var. İkisi omuzlarında, biri kasık bölgesinin hemen üzerinde, ikisi sırtında ve birer tane de bacaklarında. Sekizincisi de tasarım aşamasında.

Gözlerime inen karaltı geçtiğinde aklımdan onunla ilgili bildiğim her şey tek tek geçiyordu. O sabah, hep yaptığım gibi evden kaçarcasına çıkmasaydım, ismini hatırlasaydım, tanımak isteseydim onu, sarılmayı arzulasaydım, ona O olduğu için değer verseydim, şu anda belki de Cuma akşamki oyunu için provasına gidiyor, yeni seyahat rotaları planlıyor olacaktı. Yaptığımız seçimlerin etkisini bu kadar hızlı ve bazen de bu kadar ters köşe bir şekilde gösteren hayat, çok acımasızsın. Simge’nin 8. dövmesini beynimin derinliklerine kazıdın, bunu hiç unutmayacağım.

You Might Also Like

No Comments

    Leave a Reply