Ekim’de Pain of Salvation İstanbul’da
07 Jul. 2018

Ekim’de Pain of Salvation İstanbul’da


İsveç’in, Ülkemizde de oldukça büyük bir hayran kitlesine sahip grubu Pain of Salvation‘ın Ekim ayında İstanbul Zorlu’ya geleceğini duymuşsunuzdur. Kağıdı kalemi almak şart oldu tabii bu durumda. Şahsen ben bir PoS konserine her halükarda heyecanlanırım ama bir de “In the Passing Light of Day” gerçeği var ortada. Grup yıllar sonra şahane bir sürpriz yapmış ve Remedy Lane’den (kimimize göre Be’den) sonra tam olarak istediğini bulamayan ve son albüm için beklentisini çok da yüksek tutmayan biz bir kısım hayranlarına, harika ötesi bu albümü vermiş. Tarz olarak geçmişteki hiçbir albümlerine çok fazla benzememekle beraber aslında biraz kendilerine has, eski albümlerden elementler, progresif kökler, biraz da Road Salt, Scarsick, ve Be’deki modern elementlerin karışımıyla ortaya şahane bir şey çıkmış.  Progresif köklerine de geri dönmüş grup bu albümde. Bu durumda ister istemez konser için duyduğumuz heyecan bir iki tık yukarı çıkıyor tabii…

Ben albümden birkaç parçayı geçen sene Hellfest’de canlı dinleme fırsatı bulmuştum. Meaningless’e girdiklerinde resmen kendimi kaybettim. Hellfest demişken…  Lady Bleak ile birlikte o gün müzikal anlamda hayatımızın en güzel gününü geçirmiş olabiliriz. Önce şu DJ’i dinledik, DJ IGORR. Performansa biraz Bleak’in ısrarıyla gittik.. “Sen öne git biz böyle arkalarda takılırız” dedik.  Müziğin başlamasıyla “bi dakka ya, n’oluyor” dememiz bir oldu.. Ben soluğu en önde Bleak’in yanında aldım. O DJ IGORR neymiş öyle arkadaş. Canlı operatik ve brutal vokallerle harmanlanmış bir set, teatral performanslar.. hayatımda izlediğim en güzel şovlardan bir oldu, net. Günün ilerleyen saatlerinde artarda izlediğimiz konserler ise şöyleydi: Alcest, Pain of Salvation ve Opeth… WHOA!!! Yazarken bile insan bir acayip oluyor, o akşam ne hale geldiğimizi artık siz düşünün, yamulduk resmen. İzlediğiniz şeyin olağanüstülüğüyle yüzünüzü falan hissedemezsiniz ya, işte öyle bir deneyim. Konserler sonrasında, birbirimize bakıp “ne oldu tam olarak az önce?” şeklinde kaldık. Gerçeküstü bir deneyim.

PoS konseri, Gildenlöw’ü geçirdiği rahatsızlıktan sonra sağlıklı gördüğüm ilk konserdi. İşin doğrusu ÇOK ÇOK da iyi görünüyordu ve tabii çok mutlu. Belki bir daha hiç karşılaşamayacağını düşündüğü hayranlarıyla yeniden beraber. Müthiş bir reaksiyon da vardı tabii salonda.

Benzer biçimde Johan Hallgren’e de büyük bir reaksiyon gelir diye düşünmüştüm ama ortada cılız birkaç alkıştan başka bir şey yoktu. Hallgren’in ailesiyle daha fazla vakit geçirmek için gruptan ayrılmasıyla yerine gelen İzlandalı müzisyen Ragnar Zolberg bu kez ayrılmış, Johan Hallgren’in geri dönmüştü. Karşımda Hallgren’i görünce benim keyif daha konser başlamadan 10’a katlandı. Dediğim gibi, seyirci ise birkaç kişi dışında pek oralı olmadı. Grup da en az benim kadar şaşırdı bu duruma. Belki de Zolberg’in ayrılmasına üzülenler ağırlıktadır, kim bilir. Sonuçta genç müzisyenin gruba yaptığı katkılar hafife alınacak cinsten değil. Zolberg hem besteleriyle destekledi grubu hem de Gildenlöw’ün rahatsız olduğu dönemde karizması ve başarılı vokalleriyle frontman görevini devraldı.

Ama her neyse konuyu epey dağıttım. Biz de 18 Ekim’de Zorlu’da Pain of Salvation izleyeceğiz. Setlist’lerine şöyle bir baktım. Konserler The Perfect Element-vari vokal tarzıyla “Full Throttle Tribes” ile başlamış çoğunlukla, bu rap tarzı vokalleri Reasons’da tekrar duyacağız. Gildenlöw’ün ölümün kenarındaki deneyimini,  hislerini anlattığı harika ötesi parçası “Ona Tuesday” de konserlerde kendine yer bulmuş. Grubun karanlık temalarına yabancı değiliz gerçi ama bu kez olay oldukça ciddi, oldukça sahici. Bu dinleyici olarak bana geçiyor açıkçası. Müzikal anlamda da parça insana rahat vermeyen cinsten; yer yer gürültülü, tempolu, sert; yer yer hafif, yumuşak, yavaş ama her daim karanlık! Canlı dinleme fikri oldukça heyecan verici bir parça. Albümdeki favori parçalarımdan biri olan, daha çok Road Salt tadındaki “Tongue of God”ı da dinyeleceğiz büyük olasılıkla. Çoğunlukla yeni albümden olan parçalar yanında “Rope Ends” ve “Chain Sling” gibi hep bir ağızdan söyleyeceğimiz klasiklere de yer vermişler konserlerinde. Wooohooo.

Sizi bilmem, ben de geri sayımlar başladı.

Bu tarihi beklemek için bir nedenim daha oldu bu arada. Sadık Lady Obscure okurları, dergimin baş editörlüğünü uzun yıllar sürdürdükten sonra CEO’luğa terfi eden takım arkadaşım, sağ kolum Matt Vicente’yi tanırlar… muhtemelen Honey Badger adıyla 🙂 Matt o hafta İstanbul’a beni göremek, konseri beraber izlemek ve muhteşem İstanbul’u gezmek için geliyor. O hafta Türk gruplarıyla bir dizi de röportaj yapmayı düşünüyoruz. Siz de bizi bir yerlerde görürseniz, merhaba demeyi ihmal etmeyin.

Özetle, 18 Ekim’e geri sayım başlasın 🙂

Sevgiyle,

Lady Obscure

 

About the author

Tags


Leave a Reply

* fields required